Konya’dan dünya edebiyatına atılan ölümsüz bir imza
Türk edebiyatının dev ismi Tarık Buğra, 31 yıl önce aramızdan ayrıldı. Sanatını insanın düşünce gücünü uyandırmaya adamış, eserleriyle Türk kültürüne ışık tutmuş olan Buğra, bugün hala kitaplarda yaşamaya devam ediyor.
“Ben yola sanat, sanat içindir diye çıktım ve bu ilkiye bütün çalışmam süresince bağlı kaldım. Sanat, sanat içindir demek sanatın bağımsızlığına inanmak. Sanatı kendi kurallarıyla çerçevelemek demektir bana göre. Ama asıl anlayışım insana biraz mutluluk vermek ve insanın düşünce gücünü tahrik etmek. Asıl istediğim bu, düşünebilmeye zorlama. Geçmiş, özgeçmiş, hayat bu işte.” Sözleriyle hafızalara kazınan Konyalı Türk gazeteci ve roman, hikâye, fıkra yazarı Tarık Buğra’nın bugün vefatının üzerinden tam 31 yıl geçti.
Konya’nın Akşehir ilçesinde 1918'de doğan Süleyman Tarık Buğra, sancılı bir dönemde, büyük bir imparatorluğun çöküşü ve yeni bir ülkenin doğuşuna tanıklık etti.

YILLAR ÖNCE TRT’DE YAYINLANAN BİR PROGRAMDA KISACA HAYATINI ANLATTI
Yıllar önce TRT’de Doğan Hızla’nın sunuculuğunu yaptığı bir programda, hayatını ve edebiyatla tanışma hikayesini anlatan Tarık Buğra, Akşehirli olmanın gururunu taşıdığını vurguladı. "Akşehir’in kültürüyle büyüdüm, hakiki manada Akşehirliyim" diyerek, bu toprakların etkisiyle şekillenen kişiliğine dikkat çekti. Ancak okul yıllarında pek de sakin bir öğrencilik hayatı geçirmedi. "İlkokul, ortaokul, lise. Üçünde de bir isyanım vardır," diyen Buğra, okuldan bir haftalık ya da on günlük sürelerle kovulduğunu, cezalandırıldığını belirtti.
Ergenlik yıllarının enerjisiyle okullarda koşan, öğretmenlere isyan eden, maçlar yapıp cezalar alan Buğra, bir gün hayatını değiştirecek bir öğretmenle tanıştı. Hayatını değiştiren eğitimci Türkçe öğretmeni Rıfkı Melul Meriç’ti. Meriç, Buğra'nın boşa giden enerjisini, edebiyat yönüne çevirmeyi başardı. "Beni futboldan, köreveden, voleyboldan, erik hırsızlığından, kiraz hırsızlığından koparıp, şiire, kitaba bağlayan o oldu" diyen Buğra, Meriç sayesinde edebiyatla tanıştı.
Buğra, programda eğitim hayatı boyunca çok parlak bir öğrenci olduğunu, ancak üniversite yıllarında başarılarının düşüşe geçtiğini ifade etti. Tıp fakültesi, hukuk fakültesi ve edebiyat fakültesinde okuduğunu belirten Buğra, "Hiçbirisi okumak olmadı" diyerek o yılların sıkıntılı ve zor geçtiğini anlattı. Bu dönemde Türkiye, okuldan çok sokaklarda yaşanıyordu. O yıllarda borçlarını ödeyemediği alacaklılarının arasında olduğu Beyazıt'taki meşhur küllü kahvenin müdavimi olmayı tercih etti. Burada, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli, Oktay Rıfat gibi dönemin ünlü isimleriyle sohbet eder, onların dünyasından ilham alırdı.
1947-1949 yılları arasında Şişli Teraki Lisesi'nde öğretmen yardımcılığı yapan Buğra, 1948'de Cumhuriyet Gazetesi'nin hikaye yarışmasında ikincilik ödülü kazandı. "Oğlunuz" adlı öyküsü, edebiyat dünyasında büyük yankı uyandırdı. Buğra, bu öyküsünün ardından adını duyurdu ve yazarlık kariyerinde önemli bir yer edindi.

DÖRT YIL SUSKUNLUK DÖNEMİNE GİRDİ
Askerlik sonrası İstanbul’a dönen Tarık Buğra, Şişli Teraki Lisesi’nde öğretmenlik yapmaya başladı. Bu dönemde "Oğlumuz" hikayesini yazarak adını duyurdu. 1950 yılında eşi Jale Baysal ile evlendi ve 1951'de kızları Ayşe dünyaya geldi. Aynı yıl, Milliyet gazetesinde Sanat Hareketleri Köşesi'nde yazılar yazmaya başladı. 1955 yılında ilk romanı Siyah Kehribar yayımlandı, ancak yoğun eleştiriler aldı. Bu süreç, onun dört yıl süren bir suskunluk dönemine girmesine neden oldu.

KÜÇÜK AĞA ROMANIYLA BÜYÜK ÇIKIŞ YAPTI
1962 yılında Küçük Ağa romanını yazan Tarık Buğra, bu eseriyle büyük bir çıkış yaptı. "Küçük Ağa", Anadolu insanına karşı yazılmış olumsuz anlatıların tersine, Anadolu insanının değerlerini onurlandıran bir yapıt olarak dikkat çekti. Buğra, televizyon dizilerine de ilgi gösterdi. Küçük Ağa, Osmancık gibi eserlerini senaryolaştırarak TRT'de yayınladı. Bu projeler büyük ilgi gördü ve dönemin en çok izlenen dizileri arasında yer aldı.

EKMEĞİNİ GAZETECİLİKTEN ÇIKARDI
Tarık Buğra'nın yazarlık kariyerinde gazetecilik önemli bir yer tutuyordu. 1949'da Akşehir'de Nasrettin Hoca Gazetesi'ni çıkararak gazeteciliğe adım attı. Ancak gazeteciliği, edebiyatçılığa ihanet olarak görse de ekmeğini buradan kazanmak zorunda kaldı. 1969-1976 yılları arasında Merhaba köşesinde her gün yazdı.
1973’te geçirdiği kalp krizi sonrası gazeteciliği bırakmaya karar veren Buğra, buna rağmen yazılarına devam etti. 1979-1981 yıllarında peş peşe yayımladığı romanları Gençliğim Eyvah, Dönemeçler ve Yağmur'u Beklerken büyük ilgi gördü. Yazarın son romanı Osmancık, onun tamamladığı son büyük eseri oldu.

ESERLERİ HER ZAMAN ÖLÜMSÜZ KALACAK
Edebiyat dünyasında sayısız ödül kazanan Tarık Buğra, 1991 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanını aldı. 1993 yılında Akçay’da tatil yaparken hastalandı ve Çapa Tıp Fakültesi’nde kanser tedavisi gördü. 26 Şubat 1994'te hayatını kaybeden Buğra, Karaca Ahmet Mezarlığı’na defnedildi. Ardında bıraktığı eserlerle edebiyat dünyasında ölümsüzleşti.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.