Çöküşün Habercisi: Neme Lâzımcılık

“Neme lâzım” diyerek susulan her yanlış, toplumların çöküşüne atılan sessiz bir adımdır. Kanunî Sultan Süleyman ile Yahya Efendi arasında geçtiği anlatılan ibretlik hadise, adaletin, vicdanın ve hakkı savunmanın önemini hatırlatıyor.

Toplumları ayakta tutan sadece güçlü ordular, zengin hazineler ya da ihtişamlı saraylar değildir; asıl güç, hakkı savunan vicdanlar ve zulme karşı susmayan yüreklerdir. Tarih boyunca nice devletler, dış düşmanlardan önce içerideki duyarsızlık, adaletsizlik ve “bana ne” anlayışı yüzünden yıkılmıştır. İşte Osmanlı’nın en parlak döneminde geçen ve derin bir ibret taşıyan bu hadise, bir devletin nasıl çöktüğünü tek bir cümleyle özetleyen hikmetli bir uyarıyı gözler önüne serer: “Neme lâzım be Sultanım!”

Kanunî Sultan Süleyman, günün birinde Osmanoğulları’nın da inişe geçip çökmeye yüz tutup tutmayacağını düşünür ve devletin akıbeti hakkında endişeye kapılır. Bu tür soruları çoğu zaman süt kardeşi olan meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan, bu meseleyi de ona danışmaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya Efendi’ye gönderir.

Mektubunda şöyle der:
“Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Bizi de aydınlat. Bir devlet hangi hâlde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün izmihlale uğrar mı?”

Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı oldukça kısa ve şaşırtıcıdır:
Neme lâzım be Sultanım!

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan Süleyman, bu sözden bir anlam çıkaramaz. “Acaba bu cevapta bizim bilmediğimiz bir mana mı vardır?” diye düşünür. Nihayet kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider ve der ki:

— Ne olur mektubuma açık bir cevap ver. Bizi geçiştirme, sorumu ciddiye al.

Yahya Efendi sakin bir şekilde cevap verir:
— Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak mümkün mü? Ben sorunuz üzerinde iyice düşündüm ve kanaatimi size açıkça arz ettim.

Sultan Süleyman tekrar sorar:
— İyi ama ben bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “Neme lâzım be Sultanım” demişsiniz. Sanki beni bu işlere karıştırma der gibi…

Bunun üzerine Yahya Efendi şu ibretlik açıklamayı yapar:

Sultanım! Bir devlette zulüm yayılır, haksızlık artar ve bunu işitenler “neme lâzım” deyip uzaklaşırsa; koyunları kurtlar değil, çobanlar yerse; bilenler de bunu söylemeyip susarsa; fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkar da bunu taşlardan başka kimse işitmezse… işte o zaman o devletin sonu görünür. Böyle durumlarda devletin hazinesi boşalır, halkın devlete olan güveni ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi kaybolur, toplumsal saygı yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece kaçınılmaz hâle gelir.

Bu sözleri dinlerken gözyaşlarını tutamayan koca Sultan, söylenenleri başını sallayarak tasdik eder. Ardından, kendisini uyaran bir âlime sahip olduğu için Allah’a şükreder. Bu tür ikazlardan geri kalmaması için Yahya Efendi’ye tembihte bulunduktan sonra oradan ayrılır.

Alimlerimiz, yöneticilerimiz, memurlarımız; kısacası toplum içinde farklı görevler üstlenen herkes, gördükleri yanlışlar karşısında “nemelâzımcı” bir tavır sergilemezse toplum daima yücelir. Ancak kendi menfaatlerimizi toplumun menfaatlerinin önünde tutar, yanlışları alkışlar ve dalkavukluk edersek, işte o zaman alçalırız.

“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
‘Adam aldırma da geç git’ diyemem, aldırırım;
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!”

M. Akif Ersoy

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Köşe Yazıları Haberleri