Fahri Mithat Korkusuz
Mahalle Bakkalları ve Çocukluğumuz
Her insanın çocukluğunda, üzerinden yıllar geçse de hafızasından silinmeyen anıları vardır. İnsan o günleri yaşarken bunun farkına pek varmaz. Oysa yıllar sonra dönüp baktığında, o küçük mutlulukların aslında ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlar. Tozlu sokaklarda yaşanan acı tatlı hatıralar, her mahalleden geçişimizde yeniden canlanır. Sonra o anılar çocuklara, torunlara anlatılan en güzel hikâyelere dönüşür.
Kimimizin aklına çocukken yaptığımız mahalle maçları gelir. Kimimizin bilye oyunları, ceviz oyunları, birdirbir ya da saklambaç... O günler belki de hayatımızın en saf, en samimi yıllarıydı.
Bizim mahallenin de küçük ama sıcacık bakkalları vardı. Hâlâ "Bakkal Ali" diye andığımız Ali Pektaşlı, Kazım Evren ve daha sonra oğlu Ahmet Evren, Kazım Şencanlı ile Ali Sürmeli abinin dükkânları... Bugün büyük marketlerin arasında kaybolan o küçük dükkânlar, aslında mahalle kültürünün en güzel parçalarıydı.
Raflarda Minti Minti sakızları, Eti Puflar, gofretler, çikolatalar, rengârenk gazozlar... Çocuk gözümüzle bakınca adeta bir hazineydi. Bakkal Ali abinin dükkânı evimize yakındı. Elimize verilen birkaç lirayla alışverişe gitmek bile başlı başına bir mutluluktu. O dükkânların kokusu, rafların dizilişi, tezgâhın önü... Aradan onca yıl geçmesine rağmen hâlâ hafızamda ilk günkü gibi duruyor.
Hiç unutamadığım bir anım da var.
Yaşım küçüktü. Kırmızı renkli Bisan marka bir bisikletim vardı. Boyum yetmediği için seleye oturamaz, bisikleti bacak arasından sürerdim. Bir gün rahmetli Kazım Evren abinin bakkalına ekmek almaya giderken bir köpek peşime düştü. Korkuyla bisikleti bırakıp kendimi dükkânın içine zor attım. Kazım abi beni sakinleştirmişti. O gün yaşadığım korkuyu da, o dükkânın bana verdiği güveni de hiç unutmadım.
İşin ilginç yanı, yıllar geçmesine rağmen o bakkalları zaman zaman rüyalarımda görüyorum. Uyandığımda yüzümde bir tebessüm oluyor. Demek ki insanın en mutlu olduğu yıllar, farkında olmadan yaşadığı çocukluk yıllarıymış.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki çocukluğumuzun değeri o günlerde değil, yıllar sonra ortaya çıkıyor. O günleri yaşarken sıradan gelen her şey, bugün paha biçilemez bir hatıraya dönüşmüş.
Şimdi ise aklıma hep aynı soru geliyor:
Acaba bugünün çocukları yıllar sonra neyi özleyecek? Hangi sokağı, hangi oyunu, hangi bakkalı anlatacak? Tabletleri mi, telefonları mı, alışveriş merkezlerini mi hatırlayacaklar? Yoksa bizim gibi mahalle kültürünü yaşayamadıkları için anlatacak anıları daha mı az olacak?
Belki de en büyük zenginlik, sahip olduğumuz imkânlar değil; birlikte yaşadığımız o samimi günlermiş.
Çocukluğumuzun kıymetini bugün çok daha iyi anlıyoruz. Ama zamanın en acı gerçeği şu ki; o günleri yeniden yaşama şansımız yok. Geriye sadece hatırladıkça içimizi ısıtan güzel anılar ve yüzümüzde beliren masum bir gülümseme kalıyor.
Ve galiba insanın en zengin olduğu dönem, cebinde en az paranın olduğu ama kalbinde en çok hatıranın biriktiği çocukluk yıllarıdır.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.