Hüseyin Toptaş
Gayri Ahlâkî Bir Hayat Müslümanca Olabilir mi?
Bugün Müslüman toplumlarda yaşanan ahlâkî çöküşü “ferdî hatalar” diyerek geçiştirme lüksümüz kalmamıştır. Artık ortada münferit yanlışlar değil; normalleşmiş, yaygınlaşmış ve meşrulaştırılmış bir gayri ahlâk düzeni vardır.
İslâm, ahlâkı imanın süsü olarak değil; imanla birlikte var olan asli bir unsur olarak görür. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurarak bu hakikati açıkça ortaya koymuştur. Buna rağmen bugün, dindarlığın arttığından söz edilen bir toplumda; yalanın, hilenin, kul hakkının ve arsızlığın bu denli yaygın olması nasıl izah edilebilir?
Soruları biraz daha çoğaltalım:
Allah Resûlü’nün (sav) tek başına başlattığı İslâmî mücadele, son derece kısıtlı imkânlara rağmen kısa sürede dalga dalga yayılmış ve geniş kitlelerin İslâm’la şereflenmesine vesile olmuştur. Peki, maddî ve manevî her türlü imkâna sahip olduğumuz bugün; bırakın gayrimüslimlerin İslâm’a yönelmesini, Müslümanların bile gayri İslâmî bir hayat sürmesini neyle açıklayacağız?
Bir avuç Müslüman, Balkanlar’da ve Endonezya’da yaşayışlarıyla milletlerin gönlünü fethederken; bugün neden kendi insanımız, İslâm’la bağdaşmayan bir hayatın içinde savrulabilmektedir?
İmam hatiplerimiz, ilahiyat fakültelerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız bunca faaliyet yürütürken; neden sahici bir dinî bilinç oluşmuyor?
Yirmi dört saat dinî yayın yapan televizyonlarımız, radyolarımız ve sosyal medya platformlarımız varken; neden dinin emir ve yasakları insan hayatında karşılık bulmuyor?
Cami sayısı artarken ahlâk neden azalıyor?
Din dili çoğalırken adalet neden buharlaşıyor?
İbadet görünürlüğü artarken kul hakkı neden sıradanlaşıyor?
İman, sözde kalan bir kelime-i şehadete; ibadet de cami ve seccade ile sınırlanırsa, hayatın geri kalanında her şeyin mübah görülmesi kaçınılmaz olur.
Günümüzde vicdanı bile sızlamayan bir “dindarlık” anlayışı üretilmiştir. Kopyayla sınav kazanmak, torpille işe girmek, hak etmediği makama oturmak, daha ehil birinin hakkını gasp etmek artık “ayıp” bile sayılmamaktadır. Üstelik bu ahlâksızlıklar; cemaat, siyaset, dava veya hizmet gibi kutsal kavramlarla ambalajlanarak meşrulaştırılabilmektedir.
Soruyoruz:
Hangi din, kul hakkını çiğneyeni “hizmet ehli” ilan eder?
Hangi iman, haksızlığı cihada dönüştürür?
Uyuşturucu kullanım yaşının 10 yaşın altına düştüğü, tanınmış şahsiyetlerin uyuşturucu ve fuhuş partileriyle gündeme geldiği, zinanın suç olmaktan çıkarıldığı bir toplumda hangi “ahlâklı toplum”dan söz edilebilir?
Ve sonra herkes masumdur,
Yapan suçlu değildir,
İzin veren suçlu değildir,
Gören ve susan suçlu değildir… öyle mi?
Hayır!
Bu çürümeyi üreten kadar, ona göz yuman, sessiz kalan ve menfaat sağlayan herkes sorumludur. Çünkü ahlâk, sadece bireysel bir tercih değil; toplumsal bir yükümlülüktür.
Şimdi sorunun can alıcı noktasına gelelim:
Gayri ahlâkî bir hayat Müslümanın hayatı olabilir mi?
Cevap nettir ve tartışmasızdır: Asla olamaz.
O hâlde aynaya bakmak zorundayız. İmanı ibadete, ibadeti şekle, dini slogana indirgeyen anlayışla nereye kadar gidebiliriz? Ahlâkı ikinci plana atan bir dindarlık, bizi Allah’a değil; felakete götürür. Çünkü ahlâkın kaybolduğu bir toplumda ne ibadet kurtarır ne de dinî söylem.
Öyleyse çözüm; ahlâkı imandan, ameli samimiyetten koparan anlayışları terk etmek, dinî hayatı yalnızca şekil ve söylemden ibaret görmeyip ahlâk merkezli bir iman bilincini yeniden inşa etmekten geçmektedir. Aksi hâlde artan dinî görünürlüğe rağmen derinleşen ahlâkî yozlaşma, hem bireysel hem de toplumsal olarak bizi telafisi zor bir çöküşe sürükleyecektir. Ya ahlâk merkezli bir iman inşa edeceğiz ya da dindarlık görüntüsü altında çürümeye devam edeceğiz.
Başka bir yol yok.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.