Barolar ne iş yapar?

Diyanet İşleri Başkanı her Müslümanın bildiği, sık sık camilerde, sohbetlerde, derslerde söylenen bir konuyu dile getirdi.

Yüzde 99’u müslüman olan bu ülkede herkes zinanın da, eşcinselliğin de haram olduğunu bilir.

Ankara Barosu’nun niçin üzerine alındığına kimse bir mana veremiyor. Sanırım, ‘mesele eşcinsellik değil, hala anlamadın mı?” meselesi. Hazır Ramazan ayı gelmişken halkın inanç değerlerini sulandırma meselesi…

Eskiden her Ramazan’da farklı absürtlükler tartışılırdı. Dönemin sözde hocaları (kim onlara din profesörlüğü verdiyse…) sıradan Müslümanın bildiği konularla ilgili polemikler oluştururlardı. Başta dönemin medyası, dönemin yargı mensupları, dönemin STK’ları olmak üzere ülkenin yönetiminde söz sahibi unsurlar atılan kemiğe hücum eder, enteresan bir gürültü çıkarılırdı. Aslında vatandaşların gürültüye pabuç bıraktığı söylenemezdi. Kendi kafalarından fetvalar verip, yüksek perdeden konuşunca inanç değerlerine sımsıkı bağlı ülke insanının kendilerine inanacağını sanıyorlardı. Peki ülke insanı ne yapardı? Ya gülüp geçerdi, ya da içinden esaslı bir küfür savururdu…

Neler mi konuşulurdu? Mesela günümüz çağdaş dünyasında oruç diye bir şey mi olur? Mesela kamu çalışanları oruç tutmalı mı? Mesela futbolcular niye oruç tutuyor?  Mesela horozdan tavuktan kurban olur mu? Mesela kurban kesilmese de fakirlere yardımcı olunsa daha iyi olmaz mı? Mesela Diyanetin iftar ve imsak vakitleri doğru mu?  Mesela teravih namazı camide mi kılınmalı? Mesela başörtüsü Kur’an’da geçiyor mu? Gibi…

Hadi bunlar bir yere kadar… Peki, zina ve eşcinsellik gibi sadece İslam’da değil, aynı zamanda Hıristiyanlık ve Yahudilik’te de haram sayılan bir günah konusuna niye daldılar? Koronavirüs’ün tüm dünyayı kasıp kavurduğu, insanların çeşitli kısıtlamalar nedeni ile sıkıntıda olduğu, bazılarının hastane köşelerinde virüsle mücadele ettiği, diğerlerinin hasta yakınlarının uzaktan dahi olsa yanına gidip, hatırını soramadığı bir dönemde, işinden olanların iş, evine aş götüremeyenlerin aş derdinde olduğu bir dönemde…

Hele bir de Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı eleştiren bir üslupları var ki… İnsanı delirten bir üslup… Hayır hayır… Kesinlikle bu ne bir insan hakları meselesi, ne hukuk içerisinde bir mücadele, ne de insani bir tepki… Bu düpedüz halkı kin ve nefret duyguları ile çileden çıkarma hadisesi.

Mesele zina ve eşcinsellik iken, açıklamada kadın haklarından dem vurmaları ve Diyanet’i sanki kadın düşmanı imiş gibi göstermelerine ne demeli?

Kusura bakmayın Ankara Barosunun avukatları ve onlara destek verenler. Sizin amacınız üzüm yemek değil. Sizin amacınız hukuk çerçevesinde hak mücadelesi değil. Sizin amacınız bir kesimin sözcülüğünü yapmak değil. Sizin amacınız başka… Ama merak etmeyin bu aziz millet sizin basit oyunlarınıza gelmeyecek.

Yeri gelmişken şu ‘asırlar öncesindeki ses’ meselesine de gelelim. Evet Ali Erbaş asırlar öncesinin bir sesine kulak verdi. Ancak siz de verdiniz. Erbaş, bundan yaklaşık olarak 4 bin yıl önce bu günahı işleyenlere Lut’un ‘’Şüphesiz ki sizler, kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Siz aşırı giden bir toplumsunuz” şeklindeki sesine kulak verdi. Siz ise bu uyarıya muhatap olan Lut’un kavminin ‘Onları yurdunuzdan çıkarın. Çünkü onlar temizlenen insanlardır” sesine kulak verdiniz. Aradaki fark bu.

Şimdi Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hakkında ‘suç işledi’ diye dava açmışsınız ya. Bende aynısını söylüyorum. 83 milyon da aynısını söylüyor. Buyurun bakalım ne yapacaksınız.

Sahi bu barolar ne iş yapar? Bilen var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar