Kaş yapalım derken… 

Kantarın topuzu kaçtı. 
Kadınları koruyalım derken aileyi kaybettik. 

Dinimiz ölçülü ve adil olmayı emreder. Ölçü ve tartıda hile yapan Şuayb Peygamberin ümmetinin başına gelenleri herkes bilmektedir.  

Maalesef bize tarih derslerinde kadın hakları da dâhil olmak üzere insan haklarının kaynağı batı medeniyeti olarak öğretildi. İsviçre’den alınarak 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun, ülkemizde kadına hakların verildiği sürecin başlangıç tarihi olarak öğretilmeye devam edilmektedir.

Peki, hakikat öyle mi? Tabi ki değil. Bakınız dünyadan ayrılışının arifesinde ümmetiyle vedalaşan Peygamber efendimiz veda hutbesinde konuyla ilgili ne demiş: “Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve iffetini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Dikkat edin! Sizin kadınlar üzerinde hakkınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız iffet ve namuslarını korumalarıdır. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları geleneklere uygun biçimde yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır. Kadınlar hususunda Allah’tan korkun ve onlara en iyi şekilde davranın.”

Peygamber efendimiz aile hususunda terazinin kefelerini o kadar güzel dengelemiş ki, gayrısını söylemeye gerek yok. Ailenin iffet ve itibarı kadından, evin geçinme sorumluluğu erkekten sorulur. 

Kadının Türk toplum yapısı içerisindeki yeri daima özel olmuştur. Hem Orta Asya hem de Anadolu döneminde kadın itilen, kakılan, dışlanan birey değildir. Aksine kadın, değer verilen, önemsenen, aile müessesesi içerisinde önemli bir yeri bulunan bireydir.  Baba ve annelerimiz ile dede ve ninelerimizin güzel bir görev tanımlaması var. Babalarımız annelerimiz için ‘İçişleri Bakanı’, annelerimiz ise babalarımız için ‘dışişleri bakanı’ tanımlaması yaparlardı.  Doksanlı yıllara kadar toplumumuzda bu kadar boşanma, bu kadar aile içi huzursuzluk mevcut değildi. Aile içi meselelerde vahşet ve cinnet derecesine varan hadiselere pek fazla şahit olunmazdı.  

Eğitim ve kültür seviyemizin yükselmesi ile aile saadetimiz ters orantılı bir gelişme gösterdi. Medya araçlarının yaygınlaşması, evrensel değerlerdeki batı tandanslı yozlaşma dengelerimizi bozdu. Bozulan dengeleri düzelmek için de çareyi yanlış adreslerde aradık. İki yanlış bir doğru etmeyince olanlar oldu.  

Ülkemizde, 2011 yılında kabul edilen,  Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde yapılan düzenlemelerde kantarın topuzu kaçtı. “Kaş yapalım derken göz çıkarmak” olarak da ifade edilebilecek bir durum oluştu. Aile içi şiddet ve geçimsizlik azalacağına arttı. 
Huzur ve saadeti Avrupa’da ve batı kaynaklı kanun ve yönetmeliklerde arayacağımıza Peygamber efendimizde ve kitabımızda arayabilseydik sorun çözülecekti. Bakınız hayatı boyunca eşleri dahil hiçbir kadına el kaldırmayan efendimiz bu konu ile ilgili neler söylüyor.“Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir.” (Ebû Dâvûd,  İbn-i Mâce)

Noktayı hak kitabımızla koyalım. Yaratanın şu ayetinde eşitlik, adalet ve hak adına bir ölçüsüzlük görmek (haşa) mümkün mü? 

“Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velîleridir; iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir.’ (Tevbe 71) 

Önceki ve Sonraki Yazılar